• https://www.facebook.com/radyoulugbeyli?ref=br_rs
  • https://plus.google.com/u/0/104651503215851790108/posts
  • https://twitter.com/RadyoUlubey1/status/513063750698795009/photo/1

ÖNEMLİ BİLGİLER

             ÖNEMLİ BİLGİLER

 

. DÜŞKÜNLÜK CEZASI

. DAR

. KERBELA

. EL-BEL-DİL

. Hz. ALİ

. ZÜLFİKAR

. ÜÇLER

. BEŞLER

. YEDİLER

. ONİKİLER

. ONDÖRTLER

. ONYEDİLER

. KIRKLAR

. DÖRT KAPI-KIRK MAKAM

. İKİCİHAN HAZİNEDARI SEYİT VELİ BABA SULTAN

 

                                 DÜŞKÜNLÜK CEZASI

               DÜŞKÜNLÜK; Alevi ve Bektaşi toplumunda hata yapan Canların kendi özünü sorgulamaları, kendi özeleştirilerini yapmaları, Erdemli, Onurlu, Kişilikli, Şahsiyetli , Dürüst, Olgun ve Hatasız bir CAN olabilmeleri yolunda verilen bir ceza sistemidir. Bu ceza sistemi kişinin kendi özünü doğru sorgulayabilmesi yolunda verilen manevi bir cezadır. Amaç; tamamen Can’ın  düzgün ve hatasız bir toplum insanı olabilmesini sağlamaktır. Alevi ve Bektaşi toplumunun bunca ağır baskı koşullarına rağmen, birliğini koruyarak bu günlere gelmesinde işlevi göz ardı edilemeyecek bir sistemdir. Cem ibadeti, bilinen klasik ibadet anlayışlarından farklı bir ibadettir. İbadetle beraber toplumsal meselelerinde çözüme kavuştuğu kutsal bir ortamdır. Öyle ya da böyle bir kişi suç işlemişse; bu kişi Dede'nin,Mürşidin, Oniki Hizmet Ehlinin ve diğer Talip Canların  denetiminde yargılanır. Cem de gerçeklesen bu yargılamaya Cem de bulunan herkes oyları, görüşleri ile katılırlar ve böylece ortak bir karara varılır. Halkın direkt katılımıyla gerçekleşen bir Halk Mahkemesidir bu. Suçun ağırlığına göre bir ceza verilir. Düşkünlük, verilen cezaların en büyüklerinden birisidir. Düşkün olan kimse toplumdan dışlanır. Düşkünlüğü ve dışlanma süresini halk ortak bir karar ile aldığından toplumda da suç oranı minimum düzeyde kalmıştır. Toplumdan tecrit edilip dışlanmak çok büyük bir ceza olduğundan, o kişiyi başka toplumlarda içine almazlar. Düşkünlük süresince kimse selamını almaz, kimsede selam vermez. Cezalı talip bu süreçte cezası bitene kadar devamlı kendi özünü sorgular. Nefsini arıtır. Özünü birler. Yeniden yola girebilmek için Hak aşkıyla yanar tutuşur. Hata yapmamanın erdemlerini öğrenir. Bir Japon atasözünde olduğu gibi “iyi bir kılıç olabilmek için çok çekiç yemek gerekir” ilkesi gereğince; Cezası süresince yaptığı yanlışların bedelini, kendi özüne sorgulatarak, özünü çeliklemesini öğrenir. En büyük cezalar; yalan, kov, kıybet, iftira, dedikodu, kul hakkı yemek, hırsızlık, cana kıymaktır. Burada bahsedilen cana kıymak sadece insan canı değil, doğada ki varolan bütün canlılardır. Bir yaş ağacı kesen ve hayvan katleden kişide aynı bir insan canına kıymış gibi lanetlenir. Onun içindir ki! Bektaşilerde hayvan avlayan avcılar kesinlikle sevilmez. Genel kanı; tüm canlıların doğada yaşama hakkı vardır. Demokrasiye, Laikliğe, Atatürk Devrimlerine ve Cumhuriyete CANDAN ödünsüz olarak bağlı olan Alevi ve Bektaşi toplumu ; bu ilkelerden sapanları da sonuna kadar düşkün çıkarmıştır.

 

                                                                  DAR

                    Alevilik ve Bektaşilikte “DAR” kelimesi çok önemlidir.Köken olarak Darağacından, Hallac-ı Mansurdan, Dar-ı Mansurdan, Darda kalmaktan , Darda durmaktan gelmektedir. Dar kapısı en önemli ve son kapıdır. O KAPIYA GELENLER YİĞİTLİĞİNDEN, ERDEMLİLİĞİNDEN, ONURLULUĞUNDAN ; hiçbir zaman taviz vermezler ama gerekirse başını verirler. Tıp kı! İmam Hüseyin’ler, Hallac-ı Mansurlar, Şeyh Bedrettinler, Pir Sultanlar, Sivasta, Madımakta ve daha ismini burada saymaya çalışsam bu sayfaların almayacağı binlercesi  gibi; hiç korkmadan ser verirler ama sır vermezler. Aynen Pir Sultanın dediği gibi; ”Ben Musayım sen firavun, ikrarsız şeytana layın, bu kaçıncı ölmem hain, Pir Sultan ölür dirilir.” Yani; bir tane Pir Sultan’ı öldürürsünüz ama binlerce yeni Pir Sultanlar doğar, diyor.

                 Alevilik ve Bektaşilikte en önemli kapı “DAR KAPISI” dır. Bu kapıyı herkes geçemez. Cem töreninin en önemli aşamalarından biri olan ve haklıyı, gerçeği ortaya koyan “DARI MANSUR” en büyük kapıdır. Bu kapı öyle bir kapıdır ki gerçekte sanal, yani görünmeyen ama hakikatta geçmesi çok zor “DAR-I DİVAN” dır. Diğer adı da  Dar-ı Mansur olan bu kapı  mahkeme işlevi görmektedir.  Ama bu öyle bildiğimiz mahkemelerden olmayıp, halk mahkemesi şeklindedir. Böyle olduğu için de haklı ve gerçek her zaman daha yoğun gerçekleşmiştir.

                Dede ve Mürşit huzuruna gelen can bu “DAR”’da sorgulanır. Özü temiz olan Can temiz gelir, temiz çıkar. Özü çürük olan ebediyen nefsini arıtamaz. Bu ceme ölü giren ve “DAR”’ a duran Can’lar ; özü temiz ise bu Ayn-i Cemden diri olarak çıkarlar. Yeniden doğarlar.

 

                              KERBELA

                  Alevi ve Bektaşilerde diğer adıyla “LANETLİ KERBELA” diye de anılır. Kerbela günümüzde Irak sınırları içinde yer alan bir  bölgedir. Kerbela’yı önemli kılan Hz. Muhammed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu üçüncü İmam Hüseyin’in 680’de Emevi halifesi Muaviye oğlu yezit’in askerleri tarafından Kerbela’da şehit edilmesidir. Bu insanlık dışı katliam tarihe "Kerbela Olayı" olarak geçmiştir.

             Kerbela olayı aradan asırlar da geçse unutulmayacak kadar derin, anlamlı, öğreticidir.

             Kerbela, iyi ile kötünün, zalim ile mazlumun, lanetli ile kutsalın, karanlık ile aydınlığın hesaplaşmasıdır. İmam Hüseyin burada kutsallığı, mazlumluğu, aydınlığı temsil etmektedir.

             Kerbelaya binbir tuzak ve hile ile getirilen İmam Hüseyin’in ailesi yaklaşık 70 kişiden oluşuyordu. Buna karşın Yezid’in ordusu ise binlerce kişiden. Yezid’in komutanları, İmam Hüseyin’e Yezid’e biat etmesini ve böylelikle onu bırakacaklarını söylediler. İmam Hüseyin asla zalime biat etmeyeceğini, boyun eğmeyeceğini ve gerekirse bunun için şehit olacağını defalarca tekrarladı.

             İmam Hüseyin dediği gibi yaptı ve Yezid’e biat etmeyerek, onurlu bir şekilde direnerek şehit düştü.

              Kerbela Olayı İslam’da safları netleştirmiştir. Zalime asla biat edilmeyeceğini göstermiştir. Alevilik ve Bektaşilik inancında Kerbela Olayı büyük bir öneme haizdir. Aleviler ve Bektaşiler; dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, adları ne olursa olsunlar, Hz. Hüseyin’e bağlıdırlar. Onun için oruç tutarlar, yas tutarlar. Onun çektiği acıları bir nebze de olsa hissetmek için çile çekerler. Aleviler ve Bektaşiler sadece yas tutarak İmam Hüseyin’i anmazlar. Aynı zamanda ondan her defasından bir şeyler öğrenirler. Dünya döndükçe, insanlar varoldukça Kerbela unutulmayacaktır.

 

                    EL- BEL -DİL(ELE BELE DİLE SAHİP OLMAK)

             Alevi ve Bektaşilerin en önemli ahlak, erdemlilik ve onurluluk unsuru ögeleridir. Olmazsa olmaz kurallarının en önemlisidir. Bir Alevi ve Bektaşiyi tarif etmek için bu üç unsurun mutlaka oluşmuş olması gerekir. Bu üç unsur; üçlü saç ayağı gibidir, herhangi birisi olmazsa veya eksik olursa o kişi  “HAM” dır, pişmesi ve olgunlaşması için daha önünde çok uzun bir süreç vardır. Bazılarının onlarca kitaba, yüz binlerce sözcüğe sığdıramadığını, Hünkarı Pir  Hacı Bektaş Veli üç sözcükle anlatmıştır. “ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP OL”.

               Alevi ve Bektaşilerde eline, beline, diline sahip olamayan kişi makbul bir kişi değildir. Böyle bir kişi toplumda kesinlikle itibar görmez, hatta dışlanır. Talip ise hemen düşkün çıkarılır. Bu üç organ o kadar önemlidir ki! nasıl ki! “taş atıldıktan, söz ağızdan çıktıktan, zaman geçtikten, fırsat kaçtıktan sonra tekrar geri dönmesi mümkün değildir” örneğinde olduğu gibi, bu üç organı yanlış kullanırsan, nefsi ambereye hakim olamazsan insanı dürtüleri ile hareket eden bir hayvana dönüştürür. Ama bu üç organı bilim ve mantığın doğrultusunda akli olarak kullanırsan “İNSANI KAMİL” e, “EHLİ İNSAN” a dönüştürür. İnsanın bu üç organı toplumu ve insanı geliştirdiği, özgürleştirdiği gibi aynı zamanda insanı ve toplumu düşkünleştirir, yozlaştırır. Hacı Bektaş Veli, bütün bu gerçeklikten yola çıkarak Alevi ve Bektaşi  inancında sağlam bir ahlâk sistemi kurmuştur.

EL; İnsanın eli her türlü iyiliğin ve yine kötülüğün uygulayıcısıdır. İnsan eline sahip olmadı mı katil de olur hırsız da ama  İnsan eline sahip olduğu zaman hep üretir ve üretimden yana olur. Üreten , emek harcayan, çaba sarfeden, emekten yana olan yaratan insan ise;  “güzel insan “dır. Güzel insanda kendisinden başlayarak topluma hizmet edendir. Toplumsal huzuru, barışı sağlayandır.Hacı Bektaş Veli; bu düşüncesini “EMEĞİ İLE GEÇİNMEYENLER BİZDEN DEĞİLDİR” diyerek emekten ve üretimden yana net bir tavır sergilemiştir. Başkasının sırtından çalışmadan geçinenleri dışlamıştır.Alevi ve Bektaşilerde mesleğinde, işinde veya günlük yaşamda; yükselmenin ve geçinmenin en alçakçası; zayıfların, güçsüzlerin ve zavallıların sırtına basarak yükselmek veya onların sırtından sülük gibi emerek geçinmektir. Bu tür yaşam tarzı olan kişiler kesinlikle ve hemen “DÜŞKÜN” çıkarılır.

BEL; İnsan kendi hayvani cinsel güdülerine hâkim olamadığı zaman her türlü sapkınlığı yapar. Sapkınlık, kişiyi toplumsal çürümeye, ahlâksızlığa götürür. Bunun zıddı olan, yani insan cinselliği olumlu anlamda bir üreme aracı olarak değerlendirdiğinde sonuç yine toplumsal ve bireysel huzur olur. Yine insan, doğan çocuğuna gereken ilgiyi göstermez ise o çocuk toplumun başına belâ olur, her türlü zararlı olaya açık duruma gelir. Demek ki, insan; eline, beline hâkim olmakla salt hayvani güdülerini dizginlemiyor; bununla beraber oluşturduğu aile sistemiyle kendisinin vesile olduğu çocuğunu da eğitmiş oluyor. Beline sahip olan insan topluma faydalı olan, modern, çağdaş ve uygar bir insandır. Beline sahip olamayan insan ise aynı bir hayvana benzer. Aklını hiç kullanamaz, sadece dürtüleri ile hareket eder. Bütün kötülüklerde o tür insanlardan gelir.

DİL; Dil insanlar arasında iletişimi sağlayan organdır. Bir insan dilini iyilik için de kullanabilir kötülük için de. İnsan dilini yalandan, riyadan, sahtelikten korumalı ve yalana, sahteliğe alet etmemeli, yani diline sahip olmalıdır. Duyduğu olumsuzlukları düzeltmeli, yalandan kaçmalı, kilit vurmalıdır.  Dilini iyi, güzel insanı ve dolayısıyla toplumu huzura kavuşturacak şekilde kullanmalı.

               Ulu Hünkâr Hacı Bektaş Veli; “Makalat” adlı kitabında şöyle sesleniyor insanlığa: "İnsanın üç iyi dostu vardır. Öldüğünde, bunlardan biri evde, öbürü yolda kalır. Üçüncüsü ise kendisiyle birlikte gider. Evde kalan malı, yolda kalan dostlarıdır. Kendisiyle giden ise iyiliğidir."

            G.Öz’ün anlatımıyla ; “Bir insan Eline, Beline, Diline sahip olduğu müddetçe iyi bir insandır. Eline sahip olmakla; kendisini her türlü şiddetten, hırsızlıktan, cinayetten korumuş olur. Beline sahip olmakla; çocuğuna iyi bir baba, eşine ise iyi bir eş olur. Yoksa her türlü hayvani güdüyü tatmin etmek için ömrünü geçirir. Diline sahip olan ise kendisini her türlü yalandan, sahtelikten korumuş olur. Eğer insanlık bu ilkeleri asgari bir şekilde uygulasa her türlü yozluğun ve yobazlığın sonu gelir.”

                         Hz.ALİ

               Hz. Ali ile ilgili bütün tarihçiler; O’ nun insan üstü güçlere sahip mükemmel bir “CAN” olduğunda hemfikirdir. O’ gerçekten olağanüstü güçlere sahip DİNBİLİMCİ, BİLİMCİ, TARİHÇİ, SOSYOLOG, TOPLUMBİLİMCİ, EĞİTİMÇİ, FELSEFECİ,  DÜŞÜNÜR, YALANI, İFTİRAYI, KOV, GIYBETİ, FİTNE FESATI KESİNLİKLE SEVMEYEN, GÜÇSÜZÜN, EZİLENİN, MAZLUMUN, GARİBANIN, HAKLININ HER DAİM YANINDA OLAN, SÖMÜRÜNÜN ve SÖMÜRENLERİN ŞİDDETLE KARŞISINDA OLAN, ZALİME BOYUN EĞMEYEN, KERBELEDA DİRENEN, PİR SULTANDA ASILAN, NESİMİDE YÜZÜLEN, DARI MANSURDA HALLACI OLAN, BEDRETTİNDE SUSMAYAN, MADIMAKTA YAKILAN, ATATÜRK’TE YOBAZLARA KARŞI SAVAŞ AÇAN, 2000’ li YILLARDA HAKSIZLIĞA, BASKILARA, DAYATMALARA DİRENENDİR. KENDİSİ Aleviler ve Bektaşilerce en kutsal yerde, Hz. Muhammed’ ten sonra en üsttedir.Makamı çok yücedir. Kendisi ölümsüzdür. Darda kalanın imdadına yetişir. “MEDET YA ALİ”, “YETİŞ YA ALİ” ,  “PİRİM YA ALİ” diye her zaman , her yerde Ayn-i Cemde çağrılır. Manevi alemde yaşamaya devam eder, bazen HIZIR, bazen Pir SULTAN, bazen Hacı BEKTAŞ, bazen ATATÜRK’ dür. Kurtuluş Savaşı’nda , Çanakkale’de, Sakarya’da ve İnönü’de , ezenin, zalimin ,düşmanın  karşısına dikilmiştir. O’ Hakikat dünyasında binbir donda görünür. O’ tamamen emekten yana olan, emeği savunan, başkalarının sırtından geçinenlere düşman olandır. A.Gölpınarlı ; O’ nu çok mükemmel bir şekilde tarif etmiştir.  “İnsanlar vardır; yaşarlar, ölürler, yaşayış sayfasında bir izleri bile kalmaz, zaman alanında bir sözleri bile söylenmez. Sanki doğmamışlardır, sanki yaşamamışlardır. Bir yıldız aksa göz alır, bir kuş uçsa kanadının sesi duyulur, hâlbuki bunlardan ne bir ses kalır, ne bir nefes. Dünyaya gelmeselerdi hiç bir şey eksilmezdi, gelmişlerdir, yer yüzünde hiç bir fazlalık olmamıştır. Hâlbuki insanlar vardır, ömürlerini sürüp bitirirler fakat zaman onlar için akar, düşünce onların hayatını örer, inanç onlara bağlanır, düşmanlık onlara saldırır. Bunların adları toplumu sürükler, hatıraları devletler kurar. Bunlar için kan dökülür, şan alınır. Bunlar için zulme göğüs gerilir, zulmedilir.Bir muhitte sevilmezken, bir muhitte bunlara tapılır. Bunları birisi yererken, öbürü ölesiye sever. Tarih, sanki bunların öz mallarıdır, övülüş, yeriliş, öz hakları. Bunlar gerçekten yaşamışsalar, insanın çocukluk devrindeki yalanından doğmamışlarsa şüphe yok ki, normalin üstündeki insanlardır; Peygamberlerdir, erenlerdir, aşıklardır... “

                  Gerçektende, bazı insanlar insan sıfatında bu dünyadan gelip geçmiştir.Ne varlıkları ne yoklukları belli olmamıştır. Arada zalim, acımasız, kalleş, diktatör, güçsüzü ezen , fakirin ve garibin sırtından geçinen, insan sıfatında yöneticilerde gelmiştir ama hepsi tarih sayfalarında lanetlenmiştir. Bu dünyaya iyi insanlar, erenler, proleterler, Hak aşıkları, Veliler, Nebiler, Yiğitler, Cengaverler, Erler, Nice Aliler gelmiştir.Ama içlerinde bir tane ALİ gelmiştir ki! O’nun yiğitliği, erliği, cengaverliği, alimliği, iyilikseverliği daha nice olumlu özellikleri dillere destan olmuştur. Ozanın söylediği gibi “Ali çoktur ama HAYDAR-I KERRAR bulunmaz”. İşte O’ “HAYDAR-I KERRAR” dır. BULUNMAZDIR.Daha Hz. Peygamber sağken o, ölesiye sevilen öldürülesiye yerilen bir er olmuştur. Yaşadığı dönemde, daha kendisi hayattayken mabuduna candan inanan bu ere Tanrı demek cesaretini bulanlar çıkmıştır. Bazı kesimler O’ nu kıskanmış , O’ na haksız iftiralarda bulunmuşlardır. Yine bir ozanın dile getirdiği gibi; “ALİ GİBİ ER GELMEDİ CİHANE, O’ na da buldular binbir bahane”.O’ nun adını kötüleyenler olduğu gibi, o ad için binlerce can verenler olmuştur. "Ya Ali medet" sözü, ümitsize ümit vermiş, hastalara şifa sunmuş, ezilenler için kuvvet ve kudret kaynağı olmuştur.

                  “ALİ” adı;  Emevileride  yıktı, yerle bir etti.  Emevilerin  acımasız zulmünü, bu adın  sahibinin oğlu Mazlum İmam  Hüseyin’in kanı boğdu. Abbasoğulları saltanatını ilk yine bu ad kurdu ama  o Abbasileri yine içten içe gene bu ad yıktı. Fatimiler bu adla kuruldu, Safeviler bu adla belirdi, gelişti. Mezheplerden bahseden kitaplar bu adla doldu, İslam tarihi bu adla yazıldı, tasavvuf bu ada dayandı, İslam felsefesi bu addan hız aldı, tasavvufi şiir bu adı andı. İsyanları, bu ad kopardı, ölümü bu ad hiçe saydı, kalan "ya Ali medet" dedi, düşen "ya Ali medet" ..... yani hep  Ali, Ali, Ali......Dünyanın direği, kainatın mihenk taşı. O’ nu karşısına alan yandı kavruldu.Bir daha adı sanı duyulmadı. O’ nun yanında yer alanlar; hep yiğit, mazlum, haklı olarak kaldılar.

                      Hz. Ali için dünyanın kaderini değiştiren biri dersek abartmış olmayız. Gerçek Hz. Ali, bütün insanlığın kabul ettiği ender şahsiyetlerden birisidir. Hz. Ali, düşmanlarının bile yeteneklerini, cesaretini, bilgeliğini, fedakârlığını övdüğü bir yüce kişiliktir. Alevi ve Bektaşilerin deyimiyle O gerçekten "ALAH’IN ARSLANI"’dır.

                     Hz. Ali, yaşamıyla, düşünceleriyle, eylemleriyle günümüzde de dara düşenlerin sığınağı durumundadır. "Yetiş ya Ali" sözü boşuna söylenmemiştir. Hz. Ali’nin yolu doğrudur. Bu yol insanı her türlü tehlikeye karşı korumakta, “karanlıktan aydınlığa, yokuştan düzlüğe, zor durumdan rahata” çıkarmaktadır. Hz. Ali düşünceleri, felsefesi, yaşam biçimiyle insanlığa yol göstermeye devam edecek. Dünya döndükçe, insanlık var oldukça Hz. Ali de var olacaktır.  

 

                              ZÜLFİKAR

           Zülfikar; Hz. Ali’ nin kutsal kılıcının adıdır. Sembolik olarak görülür ama gerçekte  haksızların, ezenlerin, sömürenlerin, Pir Sultan’ı asanların, Nesimi’nin derisini  yüzenlerin , Madımakta Canları yakanların, yani tüm baskı ve dayatma sonucu katledenlerin boynuna indirilmiş bir kılıçtır. ”ZÜLFİKAR”başkaldırıdır, isyandır, direniştir, zulme karşı dik duruştur, sağlam duruştur, Anadoluda umuttur, geleceğe güvenle bakabilmektir. Zorda kalan, darda kalan, haksızlığa uğrayan, umutla yaşayan , aydınlıktan ve çağdaşlıktan yana olan Alevi ve Bektaşi toplumu için “ZÜLFİKAR” sonsuz umuttur. Çocuklarının, torunlarının, gelecek nesillerinin GÜVEN SEMBOLÜDÜR. Gönüllerde yaşatılan “ZÜLFİKAR” Yüreklerde ki isyanın dışa vurumudur, sadece semboliktir. Hiçbir Alevi veya Bektaşi kan dökülmesinden yana değildir. Her daim BARIŞ tan yanadır. Alevi ve Bektaşiler hiçbir zaman kanı kanla yıkamazlar, kanı suyla yıkarlar. Asılsalar da , kesilseler de hiç kimseye düşman gözüyle bakmazlar. Yunus’un sözlerinde ki gibi “ YARADILANI SEV YARADANDAN ÖTÜRÜ” düsturunu sahiplenirler. Barış amacıyla ilk eli onlar uzatırlar.

                      ÜÇLER, BEŞLER, YEDİLER, ONİKİLER, ONDÖRTLER, ONYEDİLER, KIRKLAR, DÖRT KAPI, KIRK MAKAM;

               Aslında 3’lerin, 5’lerin,7’lerin, 12’lerin,14’lerin, 17’lerin, 40’ların anlatmak istediği hepsi “İNSANDIR”.Yani İnsanın ta KENDİSİDİR.

 

                                  ÜÇLER

                   Üçler: Hz. Allah, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’dir. Alevi ve Bektaşilerde üçler çok önemlidir. Bütün Alevi ve Bektaşiler sıtk ile her an, her daim, her zaman onları dillerinden, dualarından, ibadetlerinden eksik etmezler.

 

                                 BEŞLER



                 Beşler: Hz. Muhammed, Hz. Ali, H. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir.Beşler; Hane Halkı demek olup;  diğer adı “EHLİBEYT” tir. Ehlibeyt; Alevi ve Bektaşilerde, ÖZLEM, SEVGİ, AŞK, HASRET, BAĞLILIK, SADAKAT, GÜVEN kısacası her şey demektir. Ehlibeyt’e olan sevgi ve özlem çok başkadır , onlar için “YANIP TUTUŞMADIR”. Yüreklerin “KOR” olmasıdır, yüreklerin “KÖZ” olmasıdır. Alevi ve Bektaşiler; Ehlibeyti kalplerinin en derin dehlizlerinde, damarlarının çeperlerinde, gönüllerinin tahtında hissederek yaşarlar.


 
 

                                YEDİLER   

                                                                                                                                                

                   YEDİ ÜNLÜ OZAN; Bu yedi ulu ozana Aleviliği ve Bektaşiliği  teorileştirenler de diyebiliriz. Bu ozanlar Alevilik felsefesini en iyi şekilde dile getirmişlerdir. Bu ozanların şiirleri, söyledikleri sözler Aleviler için adeta kanun sayılmıştır. Cemlerde en çok bu ozanların deyişleri çalınır, şiirleri okunur. Bu ozanların şiirleri ve deyişleri günümüzde de popülerdir. Buradan da anlaşılacağı üzere bu ozanlar aradan geçen tarihi silmişler, güncelliğinden hiç bir şey kaybetmeden günümüzde de Alevilerin ve Bektaşilerin  moral ve direnme gücü olan şiirleri, deyişleriyle ölümsüzleştirmişlerdir. Sanırız bu konuda yanlış bir anlaşılma mevcut olup; Bazı kimseler Alevi ve Bektaşi ozanların sayısının yedi ozan ile sınırlandığını düşünmekte ve söylemektedirler. Bu bir yanılgıdır. Alevi ve Bektaşilerde; şüphesiz ulu mertebesine gelecek daha nice binlerce ozanlar var olup bunların içinde yalnızca bu ozanlar semboldür. Kimse Alevi ve Bektaşi ozanların sadece bu yedi ulu ozan ile sınırlı olduğunu sanmasın. Bu yedi ulu ozan diğer ozanların temsilcisi, sözcüsü, sembolü konumundadırlar.

Şah Hatayi

Pir Sultan Abdal

Kul Himmet

Yemini

Virani

Fuzuli

Yoksuli

 

                                 ONİKİLER

              ONİKİLER; Oniki imamlardır. Oniki İmamların çoğu Emeviler ve yezitler tarafından katledilmiştir ama ONLAR;  Alevi ve Bektaşilerin ruhlarında ve yüreklerinin en derinliklerinde yaşamaktadırlar. Oniki İmamlar: “ Hz. Ali , İmamı-ı Hasan, İmamı-ı Hüseyin, İmam-ı Zeynel Abidin, İmam-ı Muhammed Bakır, İmam-ı Cafer Sadık, İmam-ı Musa Kazım, İmam-ı Ali Rıza, İmam-ı Muhammed Taki, İmam-ı Aliy’yül Naki, İmam-ı Hasan el-Askeri, İmam-ı Muhammed Mehdi” dir.

      Ayrıca ; Alevilikte ve Bektaşilikte Mutlak Uyulması Gerekli ONİKİ ilke;

1- Elini tek tut,
2- Dilini pek tut,
3- Belini berk tut,
4- Gazabını yutucu ol,
5- Sır saklayıcı ol,
6- Ayıp örtücü ol,
7- Aşina sahip ol,
8- Eşine sahip ol,
9- İşine sahip ol,
10-Alın açıklığı,
11-Sofra açıklığı
12- Gönül açıklığı’
dır. Bu ilkelere uymak “MUTLAK ŞART” tır.Bu kurallara uyanlar iyi bir insan, “İNSANI KAMİL” olma yolunda hızla mesafe kat eder. “EHLİ İNSAN” olur. Uymayanlar ise ; en kısa sürede yoldan çıkarak , geri dönülmez bir yola girer ve toplumdan uzaklaşır.
                 

 

                        

                                  ONDÖRTLER

                                                            

               ONDÖRTLER; Ondört masumu paklardır. Bütün Alevi ve Bektaşilerin gözlerinden yaşlarını eksik etmediği, Duvazı imamlarda, mersiyelerde, buyruklarda, ağlayarak zikrettiği masumu CANLARDIR. 14 Masumu Paklar; Ehlibeyt ve On İki İmamların çocukları olup küçük yaşlarda zalimce katledilen on dört çocuğun adıdır. On dört Masum Pak “arılığın, saflığın, temizliğin” sembolüdürler. Onların hepsi “PAK”, onların hepsi “SAF”, onların hepsi “MAZLUM” dur. Dünyada yaşanmış ve yaşanacak her türlü melanetler; emevilerin, yezitlerin, muaviyelerin, mülcemlerin, şimirlerin, mervanların  yaptıkları yanında çok küçük kalır. Onun içindir ki!  Sünni kardeşler, kendi çocuklarına bile, yezit, mülcem, şimir gibi lanetli isimleri kesinlikle koymazlar. Çünkü onlar çoluk çocuk demeden, bütün mazlumları, yavruları, safları, masumları katletmişlerdir. Ama katledilen masum CAN’ ların ARILIĞI, SAFLIĞI, TEMİZLİĞİ, Alevi ve Bektaşilerin ruhlarının en derinliklerinde saklıdır.

Ondört Masum-ı Pakların isimleri ve şehadetleri:



Muhammed Ekber: Hz. Ali’nin oğludur. Henüz 40 günlük iken Hz. Ali’yi Ebubekir’e biat ettirmek için evine baskın düzenleyen Ömer’in adamı olan Tahir tarafından kapı Hz. Fatma’nın üzerine devrilir. Bu esnada Fatma Ana’nın kucağında bulunan Ekber kapı altında ezilerek şehit olur.

Abdullah: Hz. Hasan’ın oğludur. Yedi yaşında iken Muaviye’nin adamlarından Talha bin Amir tarafından şehit edilir.
Abdullah: Hz. Hüseyin’in oğludur. İki yaşında iken Kerbela’da Erzak Dımışki tarafından şehit edilir.

Kasım: Hz. Hüseyin’in oğludur. Üç yaşında iken Kerbela’da Hezime Kahl tarafından şehit edilir.

Ali Asgar: Kerbela kıyımında bir yaşındaydı. Babası Hz. Hüseyin tarafından su verilmesi için Yezid’in askerlerine gösterilir. Bu esnada İbni Sadi’nin emriyle Harmele adında bir okçu tarafından şehit edilir.

Kasım: Zeynel Abidin’in oğludur. Üç yaşında iken Bekir İbni Ur tarafından şehit edilmiştir.

Ali Eftan: Beşinci İmam Muhammed Bakır’ın oğludur. Altı yaşında şehit edilir.

Abdullah: Altıncı imam Cafer Sadık’ın oğludur. Üç yaşında İbni Mercan tarafından şehit edilir.

Yahya Hadi: Altıncı imam Cafer Sadık’ın oğludur. Üç yaşındayken Abbasi hükümdarının huzurunda şehit edilir.

Salih: Yedinci imam Musa Kazım’ın oğludur. Dört yaşında iken şehit edilir.

Tayyip: Yedinci imam Musa Kazım’ın oğludur. Yedi yaşında iken şehit edilir.

Cafer Tahir: Dokuzuncu imam Muhammed Taki’nin oğludur. Dört yaşında iken şehit edilir.

Cafer: Onuncu imam Ali Naki’nin oğludur. Bir yaşında iken şehit edilir.

Kasım: Onbirinci imam Hasan Askeri’nin oğludur. Bir yaşında iken şehid edilir.

 

 

                            ONYEDİLER

 

               Onyedi Kemerbest; Hz. Muhammed’e, Hz. Ali’ye, Ehlibeyt’e bağlı kırklar meclisinin üyeleri arasında bulunan, Hz. Ali tarafından kemerleri bağlanmış olan onyedi önderdir. Onyedi Kemerbest’in çoğu Ehlibeyt yolu için şehit olmuştur.

 

Onyedi Kemerbest’in adları:

 

1. Selmani Farisi

2. Ammar bin Yaser

3. Malik Eşter bin Haris

4. Muhammed bin Ebubekir

5. Veysel Karani

6. Abuzer Gaffari

7. Harrim bin Haris

8. Abdullah bin Yedi-Hazai

9. Abdullah bin Adiel

10. Abu el Hişam

11. Haris Şeyhani

12. Haşim bin Utbe

13. Muhammed bin Abu Hazika

14. Kamber hazretleri

15. Murtefi bin Vezza

16. Said bin Kays

            17. Abdullah bin Abbas

 

                   KIRKLAR

                      KIRKLAR:  Hz Ali etrafında toplanan 40 kisilik meclistir. Diğer adı; kırklar meclisidir. “KIRKLAR CEMİ” ve “KIRKLAR MEYDANI” olarak; Alevi ve Bektaşilerde kutsal ve efsunlu bir ortamdır. Kırklar Cemine herkes alınmaz. Ancak edep erkana uyan veya yola girmiş “CANLAR” alınır. Kırklar meydanında “ONİKİ HİZMET EHLİYLE” birlikte Kırkları temsilen “CANLAR” katılır ve CEMe katılan Talip Canlar; Kırkları temsil eder.

 

                  DÖRT KAPI KIRK MAKAM

                   DÖRT KAPI; ŞERİAT,TARİKAT,MARİFET ve HAKİKAT demektir.Her kapının içinde ayrıca 10 makam vardır. 4 kapıda ki makam sayısı toplam 40’tır. 4 kapı 40 makam adı buradan gelmektedir.

1.KAPI; ŞERİAT: Şeriat kapısı Alevi ve Bektaşilerde olgunlaşma kapısıdır. Bu kapıdan giren kişi daha “HAM” dır.Tam olgunlaşmamıştır.Bu kapıdan giren için uzun süreçli bir yol başlamıştır. Bu dönem kişinin her türlü savrulabileceği yada özünü çelikleyebileceği bir dönemdir. Alevi ve Bektaşilerde bekarlık dönemi olarakta görülen bu dönem evlilikle birlikte sona erer ve evlenecek olan gençler; bir Dedeye ve Mürşide ikrar vererek geri dönülmez, hatasız bir yola girerler, yani tarikat kapısından içeri girerler. Şeriat dönemi ise daha yola girmemiş, bir Dedeye bağlanmamış, her türlü hatanın hoş görülebileceği, gençlerin kendilerini tanıma dönemidir. Şeriat kapısı yola girmeden, bir Dedeye , Mürşide bağlanmadan bir önce ki dönemdir. Bu dönemde kişi devamlı olarak kendi özünü sorgular, nefsiyle mücadele eder, akli olmak ve iradeli olabilmek yolunda çaba sarfeder.Eğer nefsine yenilirse ERDEMLİ bir insan olabilme yolunda ,daha yolun başında mücadeleyi kaybeder. Burada ki temel öğreti ; kişi ne kadar ibadet yaparsa yapsın, insanlık yolunda hata yaparsa daha olgunlaşmamıştır ve daha “ÇİĞ”dir. Sonuçta Şeriat;doğru inanç,doğru yaşam tarzı demektir.Yaşam tarzıyla çevresinde sevilen ve takdir edilen kişi, ikrarını  verdiği anda yola girmiş sayılır ve tarikat kapısından ilk adımını atar.

2.KAPI; TARİKAT: ELİNE , BELİNE ,DİLİNE SAHİP olunması  gereken bir kapıdır. Girme girme, dönme dönme kapısıdır, girersen dönme kapısıdır. Bu kapıdan girdikten sonra geri dönüş yoktur. Bu kapıdan her CAN ölü girer. Kendini iyi yetiştirirse yeniden doğar. Hata yapılmaz bir yola girer. Eğer Talip Can  tarikat kapısından girdikten sonra yolun kurallarına uymaz ve çok büyük bir hata yaparsa, girdiği kapıdan ÖLÜ olarak, tekrar geri çıkar. Ebediyen DÜŞKÜN kalır.

  Bu kapıdan girdikten sonra nefsini ıslah edebilen, erdemli ve onurlu olma yolunda çaba sarfeden kişi bunun mükafatını çok kısa bir süreçte görür ve el üstünde tutulan, itibar gören  bir Talip Can olur. Şeriat döneminde yapabileceği hatalar hoş görülebilirken, tarikat kapısından girdikten sonra,artık erdemli insan olabilmenin yolu başlar. Talip Canın, bu süreçte dikkat edeceği en önemli husus, bilim ve hilim sahibi olmaya kendini adamalıdır. Bunu yaparken daha evvel ki, olumsuz huylarını hızla düzeltmeye çalışmalıdır.Burada en önemli öğreti bilimdir ve bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.Talip canın bilim öğrenmek için çok emek sarfetmesi gerekmektedir.Bilim öğrenmeye ve hilim sahibi olmaya kendini adayan talip can, bilgi sahibi oldukça, çevresine de ışığını yaymaya başlar.Gittikçe daha hoşgörülü, daha mütevazi, daha sabırlı olmaya başlar. Bu yol onu doğruya ulaştırır ve öğrendikçe İlmin başının sabır olduğunu kavrar.

                    Sonuçta; bu öğretiler ve sabır onu çevresinde saygı ve ilgi gören bir kişi konumuna yüceltir.Ayrıca talip can tarikata hizmet etmek ve 12 hizmeti de en kısa zamanda öğrenmek  için çabalar ve 12 hizmetle beraber, diğer bütün kuralları da öğrenir.

3.KAPI; MARİFET: Tarikat  kapısından büyük bir başarıyla geçen talip can, Marifet kapısına adımını atar. Marifet kapısı; Talip Canın yaptığı her işi büyük bir olgunluk ve dürüstlükle yapmasından  geçer. Artık olgunluk dönemine ulaşmış olan Talip Can, çevresinde el üstünde tutulan erdemli bir kişi olup, marifet ehli olmaya hak kazanmıştır.

4.KAPI;HAKİKAT: En son kapı Hakikat kapısı olup,bu kapıdan herkes geçemez. Bu kapıdan geçmek çok büyük meziyetler gerektirir. Bu kapıdan geçebilmek için bütün olumlu meziyetlerin oluşmuş olması gerekir. Bu kapı, o kadar kutsaldır ki! ancak keramet ehli Ulular bu kapıdan geçebilir. Hakikat kapısından geçebilmenin en büyük öğretisi, Hak ile Hak olabilmektir. Hak’ı özünün derinliklerinde hissedebilmektir. Hakikat kapısına ulaşmaya nail olmuş Pir, Mürşid, Dede; eğer gerçekten hakikata erebilmişse, artık  bütün dünyevi kaygıları aşıp, Allah ile arasında ki sırra ulaşmıştır. Özünde Hak’la Hak olmuş ve Hilim sahibi ve  Bilim sahibi olmak mertebesine de erişmiştir. Hilim sahibi olamayan kişi ise, eğitimlide olsa Ehli Kamil  olamaz. Demek ki! Sadece okumakla Hakikat kapısından geçilemez. Sadece okumakla insan olunamaz. Kamil insan olunabilmenin en büyük şartı; kişinin kendi özünü eğitmesi, özünü, her daim sorgulaması ve arındırmasıdır. Bu arındırma sadece okumakla, gelenek, görenekle olmaz. Kişi mutlaka her gün, her saat, her dakika, her saniye kendi nefsini sorgulamalı, kendi özünü DAR’a çekmeli, nefsini ıslah etmeli, içinde ki cevheri, deşifre etmelidir.

Nefsini ıslah edebilen insan kamil insandır, iyilik severdir, hoşgörülüdür, sabırlıdır, metanetlidir, kötü söylemez, dedi kodu yapmaz, yalan, iftira atmaz, kov, kıybet bilmez, mazlumun hakkına el uzatmaz, gördüğünü örter, görmediğini söylemez, kimseye kem gözle bakmaz, her zaman iyiliksever, yardımsever olur, mazlumun hakkını korur.

 

İKİ CİHAN HAZİNEDARI SEYİT VELİ BABA SULTAN

 

VELİ BABA SULTAN;  En büyük Anadolu Erenlerindendir. Türbesinin bulunduğu Dergah;Isparta ili Senirkent ilçesi ne bağlı “ULUĞBEY TOPRAKLARI”n dadır. Dergahı çok büyük “KUTUP DERGAH” tır ve Dergahta dünyada sadece üç yerde bulunan YEŞİL EŞİK mevcuttur. Yaşadığı dönemde, kendisini tamamen bilim ve hilim sahibi olmaya adamıştır. Bilime, okumaya, eğitime çok önem vermiştir. Ayrıca Hilim konusunda da kendisini mükemmel bir şekilde yetiştirmiştir. “HİLİM”; tevazulu olmak, alçakgönüllü olmak, sabırlı olmak, merhametli olmak, mütevazi olmak, dürüst olmak, kalp kırmamak, kötü konuşmamak, saygılı olmak, sevgili olmak, iyilik sahibi olmak, ezilenin, zayıfın, fakirin, garibin, zavallının ve güçsüzün haklarını korumak,onlara sahip çıkmaktır.

Veli Baba Sultan’ın en büyük öğretisinde; insan-ı kamile ulaşabilmek için sıkı bir iç disiplin gerekmektedir. İnsan-ı kamil olabilmenin en büyük yolu kişinin kendi özünü eğitmesinden geçmektedir. Bunun için kişinin önce Mürşid, Pir, Rehber, Dede huzurunda ikrar vererek Dört Kapı Kırk Makamdan geçmesi gerekir. Ikrar veren talip Can için geri dönülmez zor bir süreç başlamıştır. Bu yola giren talip bilgi düzeyini artırıp yolun kurallarını yerine getirdikçe yükselir. Öğrenmenin hiçbir zaman sonu yoktur. Bu öğrenme aşkı ebediyen devam eder.(4 kapı şeriat, tarikat, marifet ve hakikatten oluşur. Talip canlar,bu dört kapıdan geçmek için kendi iç disiplinlerini kontrol altında tutarlar. Bunun manevi hazzını her daim tadarlar. özünün derinliklerinde hissedebilmektir.)

İşte Veli Baba Sultan’ da, bu erdemlere küçük yaşlarda erişmiş en büyük Velilerden biridir. Hatta en büyüğüdür.Veli Baba Sultan’ın anlayışına göre; Hilim sahibi olamayan kişi, ne kadar bilim sahibi olursa olsun, Velilik mertebesine ulaşamaz. Bu felsefesede bize şu gerçekleri göstermiştir ki! ”sadece okumakla kamil bir insan olunamaz.”

Veli Baba Sultan’ ın felsefesi ve öğretisi, onurluluk ve erdemlilik üzerine kuruludur. Kendisini de bu düstur üzerine yetiştirmiştir. Kendisi küçük yaştan itibaren dedesi Veliyittin Gazi ve Hüseyin Veli Dede’den ders almış olup, dergahta bulunan diğer dervişlerin yanında yetişmiştir. Önce babasını kaybetmiş,daha sonra dedesi de hak’ka kavuştuktan sonra kendisini kırk gün çilehaneye kapatmıştır. Çilehanede kendi nefsini arındırıp,sır olarak,çilehanenin üst bölümünden şimdi ki Veli Baba Dergahına ulaşmıştır. Gençliğinde ve yaşlılığında kendisini, yanında yetiştirdiği talipleri, dervişleri, rehberleri, dedeleri eğitmeye adamıştır.

Veli Baba Sultan dergahı ilk kurulduğunda,dervişlerin yatıp kalktığı,ibadet yaptığı, eğitildiği bir kurum olarak hizmete açılmıştır.Veli Baba Sultan hep aydınlıktan ve aydınlanmadan yana olmuştur.Çevresine yaydığı eğitim ve kültür ışığıyla Akdeniz ahalisinde ve Anadolu’da aydın ve bilge konumuna ulaşmıştır.

Yazmış olduğu,şiirler,nefesler,deyişler günümüzde de çoğu  ozanlarca bilinmekte olup,her daim söylenmektedir.

İşte  burada yetiştirilen,dervişler,rehberler,dedeler ve Veli Baba Sultan’ın çevresine yaydığı aydınlanma ve çağdaşlık ışığı nedeniyle;Isparta ili, Senirkent ilçesi,  “ULUĞBEY” kasabasının ilk adının “Işıklar Köyü” olduğu bilinmektedir. Bu da Veli Baba Sultan’ın bizzat eğitime, bilgi donatısına ve emeğe ne kadar değer verdiğini göstermektedir. Daha sonra ki yıllarda dergahta ve bu topraklarda yetişen ozanlar, zakirler,aşıklar nedeniyle, kasabanın adı “Aşıklar Köyü” olarak kayıtlara geçmiştir. İşte Veli Baba Sultan düsturuyla harmanlanan, bu toprakların  yetiştirdiği  Uluğbey’in çok değerli evlatları, yetiştiği felsefenin özüne sadık kalarak, gittiği her yerde yaşayan herkesi insan olarak görmüştür

Kısa olarak Veli Baba Sultan’ın seceresini özetlersek; 

HZ.Ali Efendimizin Hak’ka yürüyüşünden sonra,ehlibeyt ve ehlibeyt dostlarına yapılan saldırılar ve katliamlar devam etmiştir. Emevi ve Abbasi baskılarından kaçan Oniki imamların bazıları  ve onların nesilleri Horasan’da Meşhed,Irak’ta Necef ve İran’ın iç bölgelerine kadar dağılmışlardır.

Gittiği yerlerde felsefeleriyle, insan sevgisi ve hümanizmle kendini sevdiren bu güzel erenler, yinede zulme uğramasına rağmen gittiği yerlere kadar kovalanmış,içlerinde sağ kalanların çocukları,bazı Türk beyleriyle evlilik yapmışlardır. İşte bu evliliklerden doğan ve ehlibeyt ve oniki imam sevgisiyle yeşeren tomurcuklar, Anadoluya kök salmıştır. 8.yüzyıldan sonra Anadoluya gelen Türk beyleri, kasabamızın kurulduğu şimdi ki adıyla Isparta ili  hudutları içinde ki “ULUĞBEY” topraklarına  yerleşmişlerdir. Örnek olarak; Veli Baba Sultan’ ın  atalarından Hasan Gazi burada şehit olmuştur ve bizim topraklarımızda yatmaktadır.

İmam Cafer Efendimizin ümmetinden Battal Gazi’nin babası Hüseyin Gazi Malatya’da Saraskerlik yapmış olup,Hasan Gazi’nin ağabeyidir. Veli Baba Sultan Hasan Gazinin on göbekten torunu olup,Bedri Noyan Dede Baba’nın menakıbnamesinde; Hasan Gazi’nin oğlu Hüseyin Gazi Paşa olup, onun evladı Ali Zahit,onun evladı Zeyd Şehit, onun evladı Cafer Sadık, onun evladı Uzun Er, onun evladı Caferi Küllü Battal, onun evladı Hüseyin Gazi, onun evladı Zeydi şehid, Onun evladı Caferi Sadık, onun evladı Yalıncak Babadır ve yatırı Araplar mezarlığındadır. Onun evladı Veliyittin Gazi olup Türbe içindedir. Onun evladı Hüseyin Veli Dede’dir. Hüseyin Veli Dede Cezayir’de savaşırken şehit olmuştur. Türbesi Cezayir’de dir. İki Cihan Hazinedarı Seyit Veli Baba Sultan; Hüseyin Veli Dede’nin  en sevgili evladıdır.Kerametleri Anadolunun dört bir yanına yayılmıştır.

En önemli kerameti bir güveç pilav, bir torba saman ve bir tas arpa ile 4. Murat döneminde, Mürteza Zor Paşa’nın ordusunu doyurmasıdır. Şöyle ki! bin altı yüz otuz yılında; Bağdat seferine çıkan Paşa, Uluborlu ovasında konaklamak ister. Fakat Uluborlu ahalisi, fakir olduğunu orduyu doyuracak güçleri olmadığını, ancak! Uluköy’de Veli Baba Sultan’ın orduyu doyurabileceğini söylerler. Veli Baba Sultan’da, kendisine durumu ileten Paşanın gönderdiği yaverlerine, ’Ne kadar askeriniz,komutanınız ve atınız varsa doyurmaya, ağırlamaya hazırım’der.Paşa memnun bir şekilde ordusunun ağırlanması için akşam olmadan  yaverlerini erzakların alınması için gönderir.Bakarlar ki!bir güveç pilav,bir torba saman ve bir tas arpadan başka bir şey yoktur.Hayal kırıklığına uğrayan yaverleri Veli Baba Sultan’a sert bir şekilde çıkışırlar. Veli Baba Sultan’da Hak’kın iziyle orduyu doyuracağını beyan edip ,hemen götürmelerini ve yedirmelerini söyler.Hiç bitmeyen pilav, arpa ve samanı gören yaverler utanarak gelip,özür dileyerek  Veli Baba Sultan’a niyaz ederler .Bu evliyalığa ve iyiliğe karşı,Mürteza Zor Paşa’nın emriyle şimdi ki Türbe ve Külliyenin yapımına başlanır.

Veli Baba Sultan;  küçük yaşta ehlibeyt ve oniki imam sevgisiyle yoğrulmuştur. Dervişlik ve Velilik mertebelerinden sonra,kendisini tamamen ibadete vererek,kırk gün çilehaneye kapanmıştır.Hak ile hak olup keramete erişmiştir.yaşadığı dönemde çevresinde sevilen ve sayılan,hoşgörülü,sabırlı,diğer inançlara saygılı olup,insanlık çizgisinde bütün toplumu kucaklaşmıştır.Eline,beline,diline düsturunu sonuna kadar savunmuştur.Bilgiden korkanlara karşı savaş açmıştır.Tüm bilgisini etrafına yaymıştır.Hak gözüyle bakmayan körleri uyarmıştır.Her zaman barıştan ve kardeşlikten yana olmuştur.Kendisi en büyük Pir’lerdendir. Isparta ili-Senirkent ilçesine bağlı Uluğbey’in şimdiki potansiyeline ulaşmasına nail olmuştur.

Ehlibeyte yapılan haksızlıklara rağmen, bizim felsefemiz hep barıştan yana olmuştur. Çizgimiz,her zaman laiklikten, demokratikleşmekten ve çağdaşlıktan yana olmuştur. Uluğbey Halkı ; Atatürk Devrimlerinden ve Cumhuriyetten en fazla faydalanan kesimdir. Yaşam biçimi olarak Cumhuriyet’i fazlasıyla Sahiplenmiştir. Eğitime çok önem vermiştir. İmece usulü büyük emeklerle yapılan okulun girişine, büyük punto kabartma ve oyma yazılarla;

TUT ELİMDEN GERİ KALDIM,

GÜCÜMLE KABEMİ ALDIM.;ve,

 

SENİ OTUZ GÜNDE YAPTIK

KAÇIYORDUN ALIP KAPTIK

BİZİ KURTAR NUR OCAĞI

KABEMİZSİN SANA TAPTIK. diye yazılmıştır.

Bu da göstermektedir ki! İKİ CİHAN HAZİNEDARI SEYİT VELİ BABA SULTAN’ın  felsefesi ve öğretisiyle yetişen Uluğbey halkı ; her zaman aydınlık, bilime değer veren ve evlatlarını okutmak için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır bir toplum olmuştur ve bundan sonra da ebediye kadar aynı bilinçle evlatlarını okutmaya devam edeceklerdir. “ULUĞBEY HALKI”;  gerçekten bilime ne kadar değer verdiğini kanıtlamıştır. Yirmi birinci yüzyılda, üniversitelerden mezun sayısı 1000’in üzerindedir.Bu toprakların yetiştirdiği BilimAdamları, Valiler, Profesörler, Doçentler, Doktorlar, Mühendisler, Mimarlar, Avukatlar, Öğretmenler, Subaylar ve daha niceleri, Anadolu’nun dört bir yanında ve yurt dışında, mesleklerini büyük bir başarı ile ve dürüstçe icra etmektedirler.Tüm“VELİ BABA SULTAN”lı HEMŞEHRİLERİME ; Mesleklerinde ve yaşamlarında sonsuz başarılar diliyor ve her zaman olduğu gibi, hiçbir zaman “SAVRULMAYAN” , “DURUŞU” daim  ve sağlam olan, her zaman “DİK DURAN”, “EĞİLİP BÜKÜLMEYEN”, “EZİLENİN” yanında olan , “ZAYIFLARIN” ve “GÜÇSÜZLERİN” sırtından geçinmeyen, “HAKLININ” yanında olan, “ATATÜRK DEVRİMLERİNDEN” kesinlikle taviz vermeyen, “CUMHURİYETE” ve “LAİKLİĞE” sahip çıkan, “ONURLU”,ERDEMLİ” ve   BARIŞ, EMEK, ÖZGÜRLÜK”  için mücadele eden, en önemlisi; “EMEĞE SAYGI” duyan, “EMEKTEN YANA TAVIR SERGİLEYEN”, “EMEKÇİYE” sahip çıkan yeni nesiller yetiştirmesini canı gönülden diliyorum. “VELİ  BABA SULTAN” felsefesinin en derin sıcaklığıyla  hepinizi yürekten kucaklıyorum. HOŞÇAKALIN.

                         

BU YAZI MADEN MÜHJENDİSİ SAYIN VELİ TÜRKASLAN IN WEB SAYFASINDAN ALINTIDIR  KENDİSİNE EMEKLERİNDEN DOLAYI TEŞEKKÜR EDERİZ


KAYNAK: İ. Kaygusuz - S. Kalender - A. Gölpınarlı - V. Atila - G. Öz

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam9
Toplam Ziyaret61749
İstek Hattı
Google Play Radyo Ulugbeyli Canların Sesi
  
SİTE YÖNETİCİSİ